Ölüm Bizim için Değil Binbaşı

1938 yılında Eskişehir Lisesi’nin üçüncü sınıf öğrencisiydim. Edebiyat öğretmenimiz, iri gövdeli, ak saçlı, sol ayağı hafif aksayan malul bir askerdi. Bize, Atatürk’e ait en canlı, en unutulmaz anıları yalnız o anlatmıştı. Uzun yıllar geçtiği halde en ince ayrıntıları ile gözlerimin önünde yeniden canlanırdı.
O, Atatürk’ü görmüş, O’nunla yakından ilişkisi olmuş mutlu bir insandı. Bir mayıs sabahı gene bize canlı ve ilginç bir anısını anlatmaya başlamıştı:
“Dinleyin beni çocuklarım. Yarın 19 Mayıs’tır. Bunun ne demek olduğunu sizler çok iyi biliyorsunuz! Bu nedenle size Atatürk’ün ölüm aczi ile çırpınan bir iradeyi, bir sözcüğü, sihirli bir bakışı ile nasıl çelikleştirdiğini; kendimde yaptığım deneye dayanarak açıklayacağım.
30 Ağustos sabahı, şafakla gürleyen top sesleriyle düşman bozguna uğramış, perişan dağılıyordu. Tahmin ettiğimizden daha tez bayrağımız aldığımız tepelere dikildi. Artık siperlerden taşmış bir sel gibi ileriye doğru akıyorduk. Fakat, birden sevinç komutlarım dudaklarımda dondu. Serseri bir kurşun kalçama saplanmış, sol bacağımı perişan etmişti.
Buna rağmen subay ve erlerimin moralini bozmadan aldığım emirleri sonuna kadar yerine getirmeye çabalıyordum.
İtidalimi korumaya çok çalıştığım halde öyle bir an geldi ki gücüm, iğne yemiş bir balon gibi söndü. Her şey gözlerimin önünde kıpkızıl kesildi. Uğuldayan kulaklarımda (kes) emrini veren borazan sesleri uzak âlemlerden akın ediyormuş gibi hafifliyordu. Düşmemek için sırtımı bir kayaya dayadım. O an çevremde bir kıpırdanış oldu. Konuşmalar, fısıltılar birbirine karıştı. Bu sihirli heyecana yarı ölgün olmama rağmen ben de katıldım. Bir kaç kesik sözcük bana kadar ulaştı. (Geliyor… O… Paşa Hazretleri….) Yakınımdaki topraklar kaydı, taşlar yuvarlandı, mahmuzlar şakırdadı. Dayandığım kayadan yere yuvarlanmak üzereydim ki, o anda çelik gibi bir pençe omzuma yapışarak beni hafifçe sarstı. Güçlükle göz kapaklarımı açabildim. O idi. Evet Mustafa Kemal’di.
Gür kaşları birbirine yaklaşmış; (Askere böyle acizlik yakışmaz) der gibi bana dargın bakıyordu. Dilim ağzımın içinde bir kaç kez dolaştı. Fakat hiçbir şey söyleyemedim. O’nun erişilmez zekası, durumumdaki fevkaladeliği derhal kavramıştı. Bana cesaret verebilmek için önce konuştu:
– Neyin var binbaşı
İki yanımda cansız sarkan kollarım kendiliğinden kıpırdadı. Kana bulanan kırık bacağımı işaret ederek:
– Beni bıraktı Paşam. İstediğim yere kadar gidemeyceeğimden korkuyorum!… dedim.
Tunç çehresinin gerilmiş kasları yumuşadı, ateş saçan derin mavi gözlerinde şevkat ışıkları parıldadı. Acıtmaktan çekinerek parçalanmış bacağımı birkaç kez sıvazlayıp baktı ve:
– Ölüm bizim için değil binbaşı, galibiz. Gayret et, uzaklarda yolumuzu gözleyenler var.

Onlara müjde götürebilmen için bu bacak
seni atsan bile bırakmaz!…
Yaralı bacağımın tedavisi bir hayli uzun sürdüğü
için bundan sonraki zaferlere ancak uzaktan katılabildim. Atatürk’ün tepede söylediği birkaç sözcüklerden sonra içim ölüm korkusundan sıyrılmış, yaşamak istekleriyle dolmuştu.
Anladım ki Atatürk sadece maddi bir güç değil, inan ruhunda en büyük değişiklikleri bir atılımda yaratan manevi bir sihre de sahipti.”
Öğretmenimiz anısını ders zilinin bitiş çalışı ile burada kesti. Elleriyle hafifçe sakat bacağını okşayarak dedi ki:
“Bu, benim her zaman üzerimde taşıdığım onur madalyamdır… Her zaman onun üzerinde Atatürk’ün sihirli eli dolaşıyor sanırım.”

(Kaynak: Vatansever, Serkan Esen Sayfa:  88-90)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir