Bursa Nutku

Türk Genci,devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.
Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, “demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek”

Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.

İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!

Onuncu Yıl Nutku

Türk Ulusu !

Kurtuluş Savaşı’na başladığımız 15’inci yılındayız. Bugün cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır.

Kutlu olsun!

Bu anda büyük Türk Ulusunun bir bireyi olarak, bu kutlu güne kavuşmanın en derin sevinci ve coşkunluğu içindeyim.

Yurttaşlarım !

Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk Kültürü olan Türkiye Cumhuriyetidir. Bundaki başarıyı, Türk Ulusunun ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak azimle yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı hiçbir zaman yeterli görmeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak zorunluluğunda ve azmindeyiz. Yurdumuzu dünyanın en bayındır ve uygar ülkeleri düzeyine çıkaracağız. Ulusumuzu en geniş refah araç ve kaynaklarına sahip kılacağız. Ulusal kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bize zaman ölçüsü geçmiş yüzyılların gevşetici görüşüne göre değil, çağımızın hız ve hareket kavramına göre düşünülmektedir. Geçen zamana oranla, daha çok çalışacağız. Bunda da başarılı olacağımıza kuşkum yoktur. Çünkü Türk ulusunun karakteri yüksektir. Türk ulusu çalışkandır. Türk Ulusu zekidir. Çünkü Türk Ulusu, ulusal birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Çünkü Türk Ulusunun yürütmekte olduğu yükselme ve uygarlık yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müsbet bilimdir.

Şunu da önemle belirtmeliyim ki, yüksek bir insan topluluğu olan Türk Ulusunun tarihsel bir niteliği de güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki ulusumuzun yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, doğuştan zekasını, bilime bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, ulusal birlik duygusuna ara vermeden ve her türlü araç ve önlemlerle besleyerek geliştirmek ulusal ülkümüzdür. Türk ulusuna çok yaraşan bu ülkü, onu, bütün insanlığa gerçek huzurun sağlanması yolunda, kendine düşen uygarca vazifeyi yapmakta başarılı kılacaktır.

Büyük Türk Ulusu !

Onbeş yıldan beri, giriştiğimiz işlerde başarı vaadeden çok sözlerimi işittin. Mutluyum ki, bu sözlerimin, hiçbirinde, ulusumun, hakkımdaki güvenini sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün, aynı inanç ve kesinlikle söylüyorum ki, ulusal ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk Ulusunun büyük ulus olduğunu bütün uygar dünya, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır. Hiçbir an kuşkum yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük uygar niteliği ve büyük uygar yeteneği, bundan sonra ki gelişmesi ile, geleceğin yüksek uygarlık ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.

Türk Ulusu !

Sonsuzluğa akıp giden her on yılda, bu büyük ulus, bayramını daha büyük onurla, mutluluklarla, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.

Ne mutlu Türküm diyene !

Ankara, 29 Ekim 1933

Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi

Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyet’ini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur.
Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir.
İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır.
Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetln imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin!
Bu imkân ve şerait, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir.
İstiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler.
Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dagıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.
Bütün bu şeraitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hiyanet içinde bulunabilirler.
Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler.
Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir. Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır!
Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda, mevcuttur!

Ölüm Bizim için Değil Binbaşı

1938 yılında Eskişehir Lisesi’nin üçüncü sınıf öğrencisiydim. Edebiyat öğretmenimiz, iri gövdeli, ak saçlı, sol ayağı hafif aksayan malul bir askerdi. Bize, Atatürk’e ait en canlı, en unutulmaz anıları yalnız o anlatmıştı. Uzun yıllar geçtiği halde en ince ayrıntıları ile gözlerimin önünde yeniden canlanırdı.
O, Atatürk’ü görmüş, O’nunla yakından ilişkisi olmuş mutlu bir insandı. Bir mayıs sabahı gene bize canlı ve ilginç bir anısını anlatmaya başlamıştı:
“Dinleyin beni çocuklarım. Yarın 19 Mayıs’tır. Bunun ne demek olduğunu sizler çok iyi biliyorsunuz! Bu nedenle size Atatürk’ün ölüm aczi ile çırpınan bir iradeyi, bir sözcüğü, sihirli bir bakışı ile nasıl çelikleştirdiğini; kendimde yaptığım deneye dayanarak açıklayacağım.
30 Ağustos sabahı, şafakla gürleyen top sesleriyle düşman bozguna uğramış, perişan dağılıyordu. Tahmin ettiğimizden daha tez bayrağımız aldığımız tepelere dikildi. Artık siperlerden taşmış bir sel gibi ileriye doğru akıyorduk. Fakat, birden sevinç komutlarım dudaklarımda dondu. Serseri bir kurşun kalçama saplanmış, sol bacağımı perişan etmişti.
Buna rağmen subay ve erlerimin moralini bozmadan aldığım emirleri sonuna kadar yerine getirmeye çabalıyordum.
İtidalimi korumaya çok çalıştığım halde öyle bir an geldi ki gücüm, iğne yemiş bir balon gibi söndü. Her şey gözlerimin önünde kıpkızıl kesildi. Uğuldayan kulaklarımda (kes) emrini veren borazan sesleri uzak âlemlerden akın ediyormuş gibi hafifliyordu. Düşmemek için sırtımı bir kayaya dayadım. O an çevremde bir kıpırdanış oldu. Konuşmalar, fısıltılar birbirine karıştı. Bu sihirli heyecana yarı ölgün olmama rağmen ben de katıldım. Bir kaç kesik sözcük bana kadar ulaştı. (Geliyor… O… Paşa Hazretleri….) Yakınımdaki topraklar kaydı, taşlar yuvarlandı, mahmuzlar şakırdadı. Dayandığım kayadan yere yuvarlanmak üzereydim ki, o anda çelik gibi bir pençe omzuma yapışarak beni hafifçe sarstı. Güçlükle göz kapaklarımı açabildim. O idi. Evet Mustafa Kemal’di.
Gür kaşları birbirine yaklaşmış; (Askere böyle acizlik yakışmaz) der gibi bana dargın bakıyordu. Dilim ağzımın içinde bir kaç kez dolaştı. Fakat hiçbir şey söyleyemedim. O’nun erişilmez zekası, durumumdaki fevkaladeliği derhal kavramıştı. Bana cesaret verebilmek için önce konuştu:
– Neyin var binbaşı
İki yanımda cansız sarkan kollarım kendiliğinden kıpırdadı. Kana bulanan kırık bacağımı işaret ederek:
– Beni bıraktı Paşam. İstediğim yere kadar gidemeyceeğimden korkuyorum!… dedim.
Tunç çehresinin gerilmiş kasları yumuşadı, ateş saçan derin mavi gözlerinde şevkat ışıkları parıldadı. Acıtmaktan çekinerek parçalanmış bacağımı birkaç kez sıvazlayıp baktı ve:
– Ölüm bizim için değil binbaşı, galibiz. Gayret et, uzaklarda yolumuzu gözleyenler var.

Onlara müjde götürebilmen için bu bacak
seni atsan bile bırakmaz!…
Yaralı bacağımın tedavisi bir hayli uzun sürdüğü
için bundan sonraki zaferlere ancak uzaktan katılabildim. Atatürk’ün tepede söylediği birkaç sözcüklerden sonra içim ölüm korkusundan sıyrılmış, yaşamak istekleriyle dolmuştu.
Anladım ki Atatürk sadece maddi bir güç değil, inan ruhunda en büyük değişiklikleri bir atılımda yaratan manevi bir sihre de sahipti.”
Öğretmenimiz anısını ders zilinin bitiş çalışı ile burada kesti. Elleriyle hafifçe sakat bacağını okşayarak dedi ki:
“Bu, benim her zaman üzerimde taşıdığım onur madalyamdır… Her zaman onun üzerinde Atatürk’ün sihirli eli dolaşıyor sanırım.”

(Kaynak: Vatansever, Serkan Esen Sayfa:  88-90)

Atatürk Hayranı Bir İngiliz Sosyetesi

Toplam tam 400 km uzunluğunda olan Londra metrosundan (Londra-Denizli arası 3500 km) çıktıktan sonra eve gitmek için otobüse bindim. Bir sonraki durakda çok iyi giyimli, çok iyi İngilizce konuşan, tereyağından kıl çeker gibi kelimelerin üzerine tam basarak telaffuz eden, her haliyle İngiliz sosyetesine mensup bir hanım selam vererek yanıma oturdu. Hal hatır sorduktan sonra nereli olduğumu sordu. Ben de, ‘Hani dünyanın en uzun savaşlarından biri olan ve emperyalist ülkelerin tek bir devleti yok etmek amacıyla aralıksız ve amansızca saldırdığı, adına da ‘The war of Gallipoly’ -Çanakkale Savaşı denen bir toprak parçasının yer aldığı ülkedenim’ dedim.

Sözümü bitirir bitirmez bana doğru dönerek yüzüme hayranlıkla baktı ve ‘Evet, çok iyi biliyorum benim dedem de orada şehit oldu orada yatıyor. Her sene mezarını ziyaret eder çiçek koyarım. En az 500.000 Britanya’lı,Yeni Zelanda’lı, Avustralya’lı, Fransız ve diğer müttefiklerin hayatını bir hiç uğruna verdiği sonu hüsranla biten bir savaş’ dedi, heyecanla. ‘Peki yenseydiniz sonu yine hüsranla biter miydi acaba’ dedim.

‘Beyfendi’ dedi ve devamla, ” Bizim oralarda ne işimiz vardı halâ merak ediyorum. Zaten ön cephede savaşanlar gerçek İngiliz’ler değildi ki. Orada bizim kölemiz olan insanlar savaştı. ANZAK’lar ve diğerleri bundan dolayı halâ bizi affetmiyorlar! Ama TÜRK’ler canları pahasına çok cesurca savaşıp vatanlarını korudular. Bu müthiş savaş ayrıca, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük liderini çıkardı. O MUSTAFA KEMÂL ATATÜRK’tü. Biz böyle karizmatik bir lidere sahip değildik! Olsaydık, zaten savaşmazdık. O’nun bu dünyaya bırakmış olduğu en büyük slogan, YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ ilkesiydi. O büyük Türk lideri dünyada çok büyük çığır açtı. Emperyalizmi kökünden kazıdı. Üzerinde güneş batmayan koskoca Britanya İmparatorluğu bitti. Köle milletler gözlerini açtı devlet haline geldiler.

Hindistan,Tunus, Cezayir, Fas ve daha bir çok milletler O’nun sayesinde özgürlüklerine kavuştular.

O EŞİ BULUNMAYAN BİR LİDER VE DEVLET ADAMIDIR. HER ÜLKEYE HEYKELİ DİKİLESİ BİR İNSAN O! BENİM EVİMDE BİLE O’ NUN HEM ASKERİ HEM DE SİVİL BİR RESMİ DUVARDA ASILIDIR. BEN O’ NA HAYRANIM VE ÖLÜNCEYE KADAR DA HAYRAN KALACAĞIM. O TANRI’ NIN YALNIZ TÜRK MİLLETİNE DEĞİL, DÜNYAYA BİR HEDİYESİDİR. HİÇ ŞÜPHEM YOKTUR Kİ, O’ NUN KARŞISINDA DURANLAR SAMAN ALEVİ GİBİ ERİYİP GİDECEKLERDİR. ÇÜNKÜ O, TANRI NIN BİR SÖZÜ VE BUYRUĞUYDU. DÜNYADA HERŞEY DEĞİŞİR AMA, TANRI’ NIN BUYRUĞU DEVAM EDER. BEN ŞİMDİYE KADAR BU DÜNYADA BİR ÇOK CEPHEDE SAVAŞIP YIKINTILARDAN, ENKAZLARDAN FAKİR BIR MİLLETİ AYAĞA KALDIRIP ÖZGÜR BİR DEVLET KURAN LİDERE DAHA RASLAMADIM.”

Dedi ve bir sonraki durakda ineceğini söyleyerek özür diledi. Kendisine bu çoook güzel düşünceleri için defalarca teşekkür edip, ‘Çok değerli bayan, ben aynı zamanda Çanakkale rehberiyim, telefon numaramı alınız ve ziyarete geldiğinizde bir de Çanakkale’yi benden dinleyiniz.’ Dedim.

Otobüsden bir kuğu gibi süzülerek indi. Ben ise, yağmur altında kalmış bir Mısır mumyası gibi sessiz ve halsizdim. İki damla gözyaşı şakaklarıma doğru süzülerek indi. Kendimi tutamadım. Bu büyük insanın ve güzel vatanımın sevgisi çocukluğumdan beri taa iliklerime kadar işlemişti! Şimdi de gözlerimden bir pınar sızıntısı gibi akıyor, akıyordu. Nice sonra ancak kendime gelebildim.

ASLINDA BENİ AĞLATAN BU MUHTEŞEM KADIN DEĞİLDİ. O GÜZEL İNSANI BİZİM TATLI SU PRENSLERİNİN HALÂ ANLAMAMIŞ OLMASIYDI…

MEHMET ÇEVİK
24 ARALIK 2015
LONDRA HATIRALARI

Kaçıncı Maddedeyiz

Erzurum’da 7/8 Ağustos 1919 sabaha karşı üç kişi; Mustafa Kemal, Süreyya Yiğit ve Mazhar Müfid Kansu konuşuyorlar. Hatıra defterine yaz diyor Mustafa Kemal, Mazhar Müfid Kansu’ya:

1. Zaferden sonra hükümet şekli Cumhuriyet olacaktır.

2. Padişah ve Hanedan hakkında zamanı gelince gereken muamele yapılacaktır.

3. Tesettür kalkacaktır.

4. Fes kalkacak, medenî milletler gibi şapka giyilecektir.

“Bu anda Mazhar Müfid, “Darılma ama Paşam, sizin de hayalperest taraflarınız var.” der.

Bunun üzerine Mustafa Kemal gülerek: “Bunu zaman tayin eder. Sen yaz.” der.

“5. Latin harfleri kabul edilecek.” Bu defa Mazhar Müfid, “Paşam kâfi kâfi…” der. “Cumhuriyetin ilânına muvaffak olalım da üst tarafı yeter.” diyerek defterini kapar.

Yıllar geçtikten sonra ve bunlar birer birer ele alındıkça bir gün Kastamonu dönüşü Büyük Millet Meclisi’nin önünde Mustafa Kemal Mazhar Müfid’e sorar, “Azizim Mazhar, kaçıncı maddedeyiz? Notlarına bakıyor musun?

Sevmeye Vakit Bulabildik mi?

…22 Ocak 1923 akşamı Bursa’daydı. Gazi Paşa’yı ağırlamak için sabırsızlanan Rauf Bey ve eşi Laika Hanım, büyük kurtarıcının onuruna bir akşam yemeği vermişlerdi Madam Brod’un otelinde.

Sofrada bulunan Kurmay Binbaşı Cevdet Kerim (İncedayı), Laika Hanım’la birlikte, Gazi Paşa’ya sorular yöneltiyor ve O’nun duygusal yönlerini tesbite çalışıyorlardı.

Bir aralık Laika Hanım, bir hayli duraksamadan sonra tüm cesaretini toplayarak:

-“Paşam!..” dedi. “Af buyurunuz, bir şey sormak istiyorum: Hiç sevdiniz mi?”

Mustafa Kemal Paşa, elindeki kadehi dudaklarına götürdü, bir yudum içti; bir süre daldı ve sonra gözlerini Laika Hanım’a çevirerek:

“Sevmek…” dedi… “Sevmek!.. Hanımefendi, sevmeye acaba vakit bulabildik mi?.. Bir ömür, çeşitli mücadeleler içinde geçti… Dağ, dere, tepe… Çadırda, karargâhta ömür süren bir askerin sevmeye vakti kalır mı?..”

Etrafta çıt yoktu… Madam Brod’un otelinin geniş salonundaki sofrada tüm başlar ve gözler Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya çevrilmişti.

O, kadehinden bir yudum daha aldıktan sonra ışıklı bakışlarını tekrar Laika Hanım’a çevirdi ve bu kez biraz öncekinden daha etkili bir ses tonuyla:

-“Biz de insanız hanımefendi!..” diye konuşmasına devam etti. “Bizim de çarpan bir kalbimiz, bizim de bir his tarafımız var!.. Askeriz diye mi bu yönümüzden şüphe edersiniz?..”

(Kaynak: Şemsi Belli, Fikriye, Bilgi Yayınevi)

Atatürk’ün Okuma Tutkusu

“Atatürk’ün elinden boş zamanlarında tarihle ilgili kitapların düşmediğini hatırlarım. Bir gün yine Atatürk, tarihle ilgili kalın bir kitap okuyordu. Öylesine dalmıştı ki, çevresini görecek hali yoktu. Bir sürü yurt meselesi dururken devlet başkanının kendini tarihe vermesi, Vasıf Çınar’ın biraz canını sıkmış olmalı ki, Atatürk’e şöyle dediğini duydum;

– Paşam!.. Tarihle uğraşıp kafanı yorma… 19 Mayıs’ta kitap okuyarak mı Samsun’a çıktın?

Atatürk, Vasıf Çınar’ın bu çok samimi yakınmasına gülümseyerek şöyle karşılık verdi:

-Ben çocukken fakirdim. İki kuruş elime geçince bunun bir kuruşunu kitaba verirdim. Eğer böyle olmasaydım, bu yaptıklarımın hiç birisini yapamazdım.”

(Kaynak: Cemal Granda – Atatürk’ün Uşağı İdim)

Atatürk’ün Cevap Veremediği Tek İnsan

Atatürk, Mersin’e yaptığı seyahatlerin birinde, şehirde gördüğü görkemli binaları işaret ederk sormuş:

    • Bu köşk kimin?

    • Kirkor’un

    • Ya şu koca bina?

    • Yorgo’nun

    • Ya şu?

    • Salomon’un

Atatürk biraz sinirlenerek sormuş:

    • Onlar bu binaları yaparken ya siz nerede idiniz?

Toplanan kalabalık arasından bir köylünün sesi duyulur:

    • Biz mi nerede idik?

    • Biz Yemen’de, Tuna boylarında, Balkanlar’da, Arnavutluk Dağları’nda Çanakkale’de, Sakarya’da bunların akrabalarıyla savaşıyorduk Paşam!…

Atatürk bu hatırasını anlatırken:

    • Hayatımda cevap veremediğim yegane insan bu aksakallı ihtiyar olmuştur. demiştir.