10 Yaşındaki Amerikalı Çocuğun Atatürk’e mektubu

Henüz 28 Ekim 1923 tarihinde, yani Cumhuriyet ilan edilmeden sadece bir gün önce Amerika’da yaşayan 10 yaşındaki Curtis LaFrance isimli bir çocuk Atatürk’e mektup yazmıştı. Okuduğu yazılardan Atatürk’e büyük bir hayranlık beslemiş olan LaFrance kendisine ait bir Türkiye defteri edinmiş ve Atatürk hakkındaki her şeyi burada saklamıştı. Ulu önderimizin bu yaşı küçük ama kalbi büyük hayranının mektubu ise şöyleydi:

Gazi Mustafa Kemal Paşa Angora-Türkiye
Sayın Efendim,
Ben 10 yaşında, Amerikalı bir çocuğum. Türkiye ve yeni hükümetine büyük ilgi duyuyorum. Siz ve Bayan Kemal hakkında bir röportaj okudum. Türkiye hakkında bir defterim var ve şimdiden siz ve Bayan Kemal hakkında birçok yazı ve resim topladım. Lütfen bir Amerikalı çocuğa bir küçük not ve bir imzalı fotoğrafınızı gönderin. Birgün, Türkiye’yi görebileceğimi umut ediyorum. Saygılarımla,
Curtis LaFrance’

Mustafa Kemal kendisine 9000 km uzaklıktan ve bir çocuktan gelen bu mektuba duyarsız kalmamış ve LaFrance tarafından daha sonra hediye edildiği Anıtkabir müzesinde sergilenen cevap mektubunda şunları yazmıştır:

Türkiye Cumhuriyeti Riyaseti – Hususi
Ankara, 27.11.1339 (1923)
Mister Kurtis LaFrans’a
Mektubunuzu aldım. Türk vatanı hakkındaki alâka ve temenniyatınıza (iyi düşüncelerinize) teşekkür ederim. Arzunuz vechiyle (arzu ettiğiniz şekilde) bir aded fotoğrafımı leffen (ilişikte) gönderiyorum. Amerika’nın zeki ve çalışkan çocuklarına yegâne tavsiyem, Türkler hakkında her işittiklerine hakikat nazarıyla (gerçekmiş gibi) bakmayıp kanaatlerini mutlaka ilm; ve esaslı tedkikata (araştırmalara) isnad ettirmeye (dayandırmaya) bilhassa atf-ı ehemmiyet eylemeleridir (önem vermeleridir) . Hayatta nail-i muvaffakiyet ve saadet olmanızı (başarılı ve mutlu olmanızı) temenni eylerim.
Türkiye Reisicümhuru Gazi Mustafa Kemal’

LaFrance 1938 yılında 25 yaşındayken Atatürk’ün ölüm haberini aldığında ise  “Niye ağladığımı kimse anlamadı” diyerek duygularını dile getirmiştir.

Aynı Curtis LaFrance iş hayatına atıldıktan sonra Polatlı Belediyesi’ne itfaiye aracı satmış ve ne büyük tesadüftür ki; Atatürk’ün ölüm yıl dönümü olan  10 Kasım 1912’de 99 yaşında hayata gözlerini yummuştur.

Şerife Gelin

Yıl 1921, Aralık ayında kar birdenbire bastırmış, Küre ve Ilgaz dağlarından geçen İnebolu- Ankara yolu kapanmıştı. Cepheye giden nakliye kolları geceye kalmadan yakın köy ve hanlara sığınmışlardı…
O’nu 16 yaşında evlendirmişlerdi… Düğünden iki ay sonra Harbi Umumi patlak verdi. Kocasını askere aldılar. 6 ay sonra da Çanakkale’den kocasının ölüm tezkeresi geldi. Kimsesizdi, hiçbir geliri yoktu. “Bu tazeliğiyle yapayalnız durması yakışık almaz” diyen köyün yaşlıları, onu bir savaş gazisi olan Topal Yusuf ile evlendirdiler… Üç yıl sonra Şerife Gelin’in bir kızı oldu. Küçük kıza Elif adını koydular. Komşular o günlerin salgın hastalıkları yüzünden anası ölen, yetim kalan, ana sütü ememeyen hangi çocuk varsa, Şerife Gelin’e getiriyorlar; Köyün yetimlerini hep o emziriyordu. Belki de bunlar çile günlerinin tabii bir yansıması idi.
Seydiler köyünde yetimlerin tamamı süt kardeşi, Şerife Gelin de süt anası olmuştu… Evdeki işlerle birlikte dışarı işlerini de Şerife gelin yapardı. Öküzlerle çift sürmek, eşekle dağdan odun getirmek,
orakla ekin biçmek, döğen sürmek hepsi hepsi Şerife Gelin’i gözlüyordu. Kocası Topal Yusuf’un savaşta sol bacağı kopmuş, yakınında patlayan bomba bir gözünü kör etmişti… Kulaklarının duyması ise günden güne ağırlaşıyordu. Bu haliyle onun iş yapması zaten mümkün değildi. Günlük işlerini ve hizmetini de Şerife Gelin yapıyordu.
Kurtuluş Savaşı’nın cepheleri genişledikçe cephane ihtiyacı artıyor, cephelerden Millî Müdafaa Vekâleti’ne kumandanların gözyaşları ile yazılmış acı telgraflar çekiliyor, yalvaran dille yazılmış cephane talepleri birbirini kovalıyordu. Bu arada İstanbul’dan, düşman işgalindeki depolardan kaçırılan silâh ve cephane; geceleri kayıklar ve motorlarla İnebolu’da kıyıya çıkarılıyor, önce ambarlara taşınan emanetler, hareket eden ilk vasıtalarla Kastamonu üzerinden Ankara’ya gönderiliyordu.
İnebolu-Ankara arasındaki nakliyat işleri, ağırlaşan kış şartlarının eklenmesiyle güçlükle yürüyor, ulaşımda ciddî gecikmeler meydana geliyordu. Yolculuğun zor kısmı, İnebolu’nun İkiçay’dan Çatalçeşme’ye kadar olan bölümüyle Topçuoğlu, Kayguncak, Küre-Ecevit yokuşlarıydı. Bu bölgelerin çamurunu aşmak, arabacılar için ölüm sayılırdı. Yokuş başlarında bütün arabalar çiftleniyor, yani yokuşlar, bir arabadan çıkarılan çift at, diğer arabanın ok başına takılarak aşılabiliyordu. Kısacası her türlü engel, fedakârane yardımlarla geçiliyordu.
1921’in Kasım ayı başlarıydı. İnebolu’ya gelen motor ve vapurlarla sahile büyük miktarda topçu ve piyade cephanesi çıkarılmış, boşalan ambar ve depolar yeniden dolmuştu. İnebolu ve Kastamonu bölge

kumandanları, mülkî makamlarla işbirliği yaparak, karlı dağların, çabuk hareket edilip yollar kapanmadan aşılmasını, cephanenin zamanında gönderilmesini emrediyordu. Bu emir bütün karakollara bildirildiğinden, jandarma ve bekçiler köylere dağılarak talimatı yaydılar. İnebolu-Ankara yolu, kısa sürede binlerce araba ve kağnıyla dolmuştu.
Akşam üzeri köyde tellal bağırıyordu.
“– Eyyyyy ahali! Duyduk duymadık demeyin. Cuma günü her haneden bir kağnı, İnebolu’ya yük taşımak üzere gidecektir” Aynı tellal bir daha, bir daha olmak üzere 3 sefer bağırdı. Üç sefer aynı şeyin bağrıldığı pek vaki değildi. Demek ki konu olağanüstü bir önem arzediyordu.
Herhangi bir sebeple tellal bağırmışsa, o akşam konunun görüşülmesi için köy odasında toplantı yapılırdı. Akşam yapılan toplantıda Muhtar şu açıklamayı yaptı:
“… Komşular! İnebolu’ya getirilen cephane ve top mermilerinin cepheye taşınması için bütün çevre köylere görev verilmiş. Adına ister imece, ister salma, ister başka bir şey deyiniz; taşıma işi muhakkak halledilecekmiş. Bizim köyün taşıma sırası Cuma günü olarak bildirildi. O gün, İnebolu’dan 80 kağnı cephane yüklenerek Kastamonu’ya doğru yola çıkmamız gerekiyor. Herkes hazırlığını buna göre yapsın.” Muhtar, bir de liste hazırlamıştı. Listeyi baştan sona okudu. Sonra da: “Burada olanlar olmayanlara haber versin”, dedi.
Toplantıda sekiz isim yoktu. Bunlar adına da zaten kadın veya çocuk yaşta gençler gidecekti. O akşam köy bekçisi sekiz kişinin evini dolaşıp yola ne

zaman ve nasıl çıkılacağını bildirdi. Şerife Gelin de bunlar içerisinde idi.
Tarih, 1921 yılının son günleriydi. Birdenbire bastıran kar yolları kaplamıştı. Sıra ile cephaneler yüklendi. Yüklemesi yapılan kağnı yola çıkıyordu. Şerife Gelin, köyde bakacak kimsesi olmadığı için Elif’i yanına almıştı. Şerife Gelin’in kağnısına top mermileri yüklendi, yol verildi… Şerife Gelin, İnebolu çıkışında kağnıyı durdurdu. Oraya kadar sırtında taşıdığı kızı Elif için top mermilerinin arasında bir yer ayarladı. Tek korunma aracı yün yorganını da top mermilerini ve kızını yağıştan korusun diye, kağnı üzerine örttü. Sonra tekrar kağnı başına geçip “Bismillah” diyerek öküzleri çekmeye başladı.
Bu görevi onlarca köy, binlerce kağnı yaptığı için yol güvenliği konusunda bir sorun yoktu. Soğuğa karşı korunaklı oldun mu tamam! Hele hele öküzlerin iyi ise, işin kolay! Şerife Gelin, öküzleri çekiyor, kar ise yağıyor, yağıyordu. Kağnı tekerleri karla karışık çamurlu yollarda makamsız bir gıcırtıyla ilerliyordu. Şerife Gelin’in bir korkusu vardı. Ama aklına bile getirmek istemiyor; azimle, hırsla kağnı arabasının önünden tüm engelleri delercesine yürüyordu. İçten içe dua etmeyi de ihmal etmiyordu. Bu halde epeyce yol aldıktan sonra kağnı birden durdu. Evet kara öküz yürümüyordu. Her zamanki huyu idi. Zorlamaya, yüke hiç gelemezdi. Şerife Gelin yuları asıldı. Hayır! Gelmiyordu. Öküzün ardına geçip “Gâh!” dedi. Üvendire ile dürttü. Kara öküz biraz yürüyüp tekrar durdu. Bir saat kadar önce yağan kar durmuş, hava soğumaya başlamıştı.
“Kurbanın olayım kara tosun, beni perişan etme.

Arabam top mermisi dolu; cepheye yetişmesi lazım. Haydi n’olur yürü.”
Kara öküz az daha yürüyüp boynunu eğdi, eğdi. Sonra olduğu yere gürpüden çöküverdi.
Şerife gelin: “Eyvahhh! Ne yapacağım ben şimdi!?” diyerek tekrar kara öküzün yanına vardı. Yalvarırcasına başını okşadı. Titreyen sesiyle:
“Haydi kara tosunum. N’olur yatma kalk. Boyunduruğa ben de koşulayım. Yeter ki sen yatma.” Kara öküz nice zorlamayla yerinden kalktı. Boyunduruğu kaldıramaz gibi boynunu yere eğiyordu. Bereket öbür eşi sarı öküz güçlü idi; zaten kağnı buraya kadar onun sayesinde gelebilmişti. Şerife Gelin, öküzlerin yularını arabanın okuna taktı. Kaç defa kara öküz yatmış, kaç defa boyunduruğu Şerife gelin göğüslemiş, bunların artık sayısını unutmuştu… Ne kadar yol aldığını ise hiç bilmiyordu.
Şerife Gelin’in karnı açtı. Lâkin açlığı dert etmiyordu. Biricik Elif’i aklına geldi. Tabii ki O’nun da karnı zil çalıyordu. “Elif’imi azıcık emzirebilseydim” dedi. Elif uyuyordu; zaten uyansa da bu soğuk havada emzirilmezdi. Kendi kendine Elif uyanmadan Kastamonu’ya varabilseydim bari” dedi…
…Soğuk, dondurucu bir hal aldığı için yorganı Elif kızın ve top mermilerinin üstüne iyice sıkıştırdı. Şerife Gelin’in esas korkusu, top mermilerinin göçüp kaymasıydı. Bu halde zaten Elif kız ezilir, yamyassı bir et parçasından farksız hale gelirdi. Tekrar aceleyle arabanın önüne koşup, öküzleri çekmeye başladı. Nice öne geçenler uzaklaşıp görülmez olmuş, nice arkada kalanlar Şerife Gelin’e yetişmiş, geçip gitmişlerdi. Kimse kendisine zimmetlenen cephaneyi yerine teslim

etmekten başka bir şey düşünmüyordu. Şerife Gelin’in çektiği kağnı tekrar durdu. Kara öküz yine yürümüyor, başını geri geri asılıyordu. Şerife Gelin, iyice üşümüş ağzından burnundan gelen salyalar birbirine karışmıştı. Çene kemikleri birbirine vuruyordu. Kağnının kara öküz tarafına geçerek “yazıklar olsun sana; çekil boyunduruktan, çekil de ben koşulayım” dercesine bir süre baktı. Gözleri kısılmıştı. Bütün vücut azaları titriyordu. Hiddetinden dolayı üvendireyi kaldırdı, kaldırdı; sonra da arka üstü kardan adam gibi göçüverdi.
Şerife Gelin, donmakta olduğunu işte o anda farketti. Yıkıldığı kar içerisinden çabalayarak kalktıktan sonra, yine zor bela kağnı arabasının üzerine çıkabildi. Elleri ve ayakları donma noktasına geldiği için kağnıya binerken kaç defa kayıp yere düştüğünün sayısını bilemiyordu. Şerife Gelin, bindiği kağnıdan öküzlere kısık sesiyle ve belki de son defa “gah!” dedi. Sesi yavaş yavaş kayboluyordu. Elif çatlayacak gibi ağlarken, Şerife gelinin kolu kanadı âdeta robotlaşıyordu. Kağnı serseri bir mayın gibi, şehrin dışındaki Kastamonu kışlasının yakınına kadar gelip orada durdu.
Kar dinmişti; Elif ağlıyordu. Anlaşılan, bütün kuşlar Elif’in yasına, onun feryadını dinleyenlere iştirak ediyorlardı. İşte bu yüzden bu akşam, cümle kuşlar suskun, güvercinler sanki taş kesilmiş; sığırcıklarsa hıçkırmadan son damla gözyaşlarını içlerine akıtıyorlardı. Besbelli ki öyle; öyle olduğu için de sükût, bu mahalle matem gibi siyah otağını kurmuştu.
Bu kimsesiz kağnının yanına giden görevliler

karşılaştıkları acıklı manzarayı şöyle not ettiler:
“Kağnı üzerinde soğuktan donan bir kadının cesedi vardı. Donmuş kadının cesedini arabadan indirirken, yorganın altında ağlayan bir çocuk sesi işittik… Top mermilerinin arasında, otlara sarılı eski çulların içinde bir kız çocuğu ağlamaktan bitkin hale gelmiş, boğuk ve kısılan sesinin sanki son feryadını ediyordu.
Hepimizin ortak kanaati şu oldu; Bu Türk anası, evladını ve top mermilerini korumak için kendini feda etmiştir.”
Gurup vaktinin kar üzerindeki yansıması, bu kağnının yanına gelenlerin yanaklarından süzülen damlacıkları çiğdem rengine boyamıştı. Batan Güneş ise, Şerifeler, Elifler, Zeynepler ve kardelenler için yeniden doğmak üzere, kızıllığını saklarcasına karanlığın göğsünde yavaş yavaş kayboluyordu.

Sarı Neden Gelmedi

Kadri Binbaşı’nın minik oğlu, her sabah okula gitmeden önce komşu evdeki arkadaşını da yanına alır ve Çankaya sırtlarında beklermiş. Çünkü Atatürk’ün her sabah Çankaya Köşkü’nden çıkıp, TBMM’ye yürüyerek gittiğini, o sırada yol kenarına dizilen halkla sohbet ettiğini, onların sorunlarını dinlediğini bilirmiş.
Bizim iki afacan her sabah Atatürk önlerinden geçerken başlarını öne eğerek Paşa’yı selamlarlarmış. Bu nedenledir ki, Atatürk’ü yakından hiç görememişler. Çünkü onlar saygı ile eğdikleri başlarını kaldırdıklarında Atatürk çoktan önlerinden geçip, gitmiş olurmuş.
Bir gün arkadaşı hastalanınca, bizimki Ata’yı selamlamaya tek başına gitmiş. Yine başı öne eğik beklerken, Atatürk’ün sesini duymuş:
“Ne o oğlum? Sarı neden gelmedi bugün?” Paşa’nın “Sarı” dediği, bizimkinin sarı saçlı arkadaşı… Ufaklık, kekeleyerek yanıt vermiş:
“E, şey, o bugün hasta. Yarın huzurunuzda olur Paşam.” Meğer Atatürk oradan her geçişinde miniklerin selamına karşılık verir ama onların başı öne eğik olduğu için bu selamı görmezlermiş!
Kadri Binbaşı’nın oğlu kim miymiş? Altan Erbulak.

Salih Bozok Kendini Vuruyor

Salih Bozok… Atatürk’ün hem arkadaşı, hem yaveri. Ayrılmadan, beraber geçen tam 40 yıl. “Mustafa Kemal benim oksijenim. Siz oksijensiz bir dünyada yaşayabilir misiniz?” diyecek kadar bağlı bir hayat.
Salih Bozok Atatürk’ün öldüğünde yaşayamayacağını, kendisini öldüreceğini zaten çevresine söylüyordu. Ama bu olayı en çok Muzaffer Bozok’tan dinlemek beni hüzünlendirmiştir. Bir evlat düşünün ki; dışarıya çıkıyor, bayraklar yarıya inmiş. Hem Ata’sına ağlıyor, hem babasına…
“1938’de ben 17 yaşındaydım. O zamanlar evde yalnızdım. Atatürk hastaydı. O yüzden babam hep Atatürk’le kalıyor, hiç eve gelmiyordu. Annemleri, ablamları, eniştemleri de Avrupa’ya yollamıştı. Sonra bir gün babam beni Dolmabahçe Sarayı’na davet etti.
“Sana araba yollayacağım, biner gelirsin” dedi.
Çok sertti babam. Çok döverdi beni… Çok top düşkünüydüm, mektebim iyi değildi. Arada kaçar, maça giderdim. Kızardı çok… Yine böyle bir şeyi haber aldı, yanına çağırıp dayak atacak diye korktum. Evde giyindim bekliyorum. Kapı çaldı. Resmi üniformalı biri geldi. “Moskof Ziya” derlermiş. Sarayın şoförüymüş. Boşnak. Bir seferinde ben bir Fenerbahçe maçında buna çarpmıştım. Beni dövecekti, kurtardılar. Babam beni dövmeye onu yolladı sandım.
“Saraydan geliyorum. Baban yolladı, seni bekliyorlar” dedi.
Çıktım. Kel Ali de (Ali Çetinkaya) arabada… Gittik saraya… Ben korkudan titriyorum ama babam o kadar müşfik karşıladı ki beni, şaşırdım.
“Bak Muzaffer! Artık koca adam oldun. Atatürk ölüyor” dedi.
Başladım ağlamaya… Çünkü ben Atatürk’ü hiç ölmez bilirdim kafamda…
“Ağlama evladım. Atatürk’ü uyandıracaksın; duyarsa kızar” dedi. “Ben de sevmem erkeklerin ağlamasını” dedi.
“Şunu bil ki, eğer Atatürk ölürse ben de hayatıma son vereceğim” dedi.
Annemlere telgraf çektiğini, bir an önce trenle dönmelerini istediğini söyledi.
“Sen artık koca adam oldun. Ailenin erkeği sensin. Annen, ablaların sana emanet. Aileye bakarsın. Oku, memleketine faydalı bir adam ol” dedi.
Hiçbir şey söyleyemedim. Yüzümü sakladım. Beni öptü, uğurladı. Döndüm, bitik bir vaziyette…
Bir gün üst kattan çıktım, mektebe gideceğim. Bir baktım, babam tıraş oluyor. Daha doğrusu ben tıraş oluyor sandım.
“Baba ben gidiyorum” diye seslendim.
“Güle güle yavrum” dedi. Yüzünü bile görmedim. Meğer babam tıraş olmuyormuş. Doktorlara sormuş,;
“Kalbime kurşun sıkarsam ne olur, beynime sıkarsam ne olur?” diye…
“Beynine sıkarsan kör olursun, ölme ihtimalin daha az; en iyi ölüm, kalbe sıkılan kurşunla olur” demişler.

Babam da o gün tentürdiyot almış. Kalbinde ateş edeceği yeri işaretliyormuş. Eli şaşmasın diye… Ben gittim mektebe… Saat 9’u yirmi geçe idareden çağırdılar;
“Evden seni istiyorlar” dediler.
Sokağa çıkar çıkmaz olanları anladım. Çünkü bayraklar yarıya indirilmişti. Evimiz Osmanbey’deydi. Eve geldim.
“Babam nerede?” diye sordum.
“Şişli Sıhhat Yurdu Hastanesi’nde…” dediler. Hemen anladım tabii… Koşarak gittim. Baktım,
babam yatıyor. Kendinde değil. Olup biteni orada öğrendim.
Meğer Atatürk’ün ölümünün hemen üzerine gitmiş oraya… Elini öpmüş. Arkadaşları, “Aman Salih bir şey yapma kendine” demişler.
“Yok gayet normalim, görmüyor musunuz?”
demiş.
İnmiş aşağıya… Sabah tentürdiyotla işaretlediği
yere dayamış silahı, çekmiş tetiği… Vurmuş kendini. Tabanca sesi üzerine koşmuşlar. Kanlar içinde hastaneye getirmişler.
Aslında intihar edeceğini söylemişti bana… Ama hiç ihtimal vermiyordum; çünkü hayatı severdi, ailesini severdi, neşeli bir insandı, ayrıca da canı, çok kıymetliydi. Bir kere ayağı kırılmıştı da ortalığı ayağa kaldırmıştı; bana kızmıştı yine; sanki ben ittim onu…
Ata’mı kaybetmiştim; babamı da kaybetmek üzereydim. Ama babamdan çok Atatürk’e ağlamıştım.”86

Salih Bozok bu intihar girişiminde ölmemiş, kurtarılmıştı. Ancak bir ömür boyu beraber olduğu Mustafa Kemal’den ayrı yaşamaya ancak bir buçuk yıl dayanabildi ve 25 Nisan 1941’de vefat etti.

Şehit Ailesine Haber Vermek

Siz hiç şehit haberi vermeye gittiniz mi ailesine? Sabah daha mesaiye başlamadan bir mesaj düşer önünüze..

Yukarı köyden/mahalleden Ahmet Oğlu Mehmet şehit düşmüştür. Gereği.. Yarabbim dersin, dağa çıksam üç gün aç susuz kalsam da şu haberi vermesem, ama giyersin tören üniformanı, birkaç Mehmetçikle birlikte, hastaneden gelen ambulansı da alırsın arkaya, düşersin yola.. Vatandaş da öğrenmiştir artık, önde bir askeri araç arkada bir ambulans geliyorsa bir eve ateş düştü demektir.. Yaklaştığın her kasaba veya köyün buz kesildiğini hissedersin… İçinden geçtiğin her yer rahatlar… Varırsın köye.. Askerde evladı olan her haneden inceden bir sızının yükseldiğini, aman bizim eve doğru gelmesin diye dua edildiğini neredeyse duyarsın..

Bütün köy donmuştur adeta, herkes büyülenmiş gibi izler seni, hangi eve gidilecek diye ızdıraplı bir merak sarar ortalığı.. Şehidin evine doğru yaklaşmaya başladığında, bahçedeki ihtiyarın büyülenmiş gibi sana baktığını, bacaklarının titremeye başladığını, elindeki bastondan güç alarak zar zor ayakta durmaya çalıştığını görürsün..

Ayakların geri geri gider.. Bahçede ki çocuklar eve doğru koşar. Pencerelerde bir hareket başlar ve kapının önüne telaşla bir anne çıkar, bir sana, bir arkanda yere bakan Mehmetçiklere, bir de ambulansa bakar, atar kendini yere.. Oğlu daha toprak altına girmeden o ana düşer toprağın üstüne.. Öyle bir vurur ki yeri zelzele oluyor sanırsın… Konu komşu yığılır, bin feryat bin figana karışır, dersin ki kıyamet bu.. Kimi ana önce sana doğru koşar, ellerine sarılır, son bir umutla yüzüne bakar “yaralı, yaralı değil mi komutan” der, başını öne eğersin, hiçbir şey diyemezsin, dizlerinin bağı çözülür, çökersin anayla birlikte yere, o ağlar sen ağlarsın, gözyaşları birbirine karışır, hemşire elinin titremesinden, gözünün yaşını silmekten sakinleştiriciyi yapamaz bile.. Baba.. O babalar, fidan gibi evlatlarını feda eden o babalar.. Sicim gibi gözyaşları dökülürken gözünden, acıya gark olmuş bir gururla, “vatan sağ olsun, vatan sağ olsun şehit babasıyım ben” dediğini duyarsın.. Kimi içine akıtır gözyaşlarını, kimi donar kalır, kimi günlerce konuşamaz.. Kimi dua eder kimi beddua.. Asıl büyük kıyamet bir-iki gün sonra kopar..

Gerçekle yüzleşme günüdür. Bu sefer cenazeyle birlikte varırsın köye.. Köylü alır şehidini omuzlarına, yer yerinde oynar, ne protokol kalır, ne düzen.. Tekbir sesleri feryada karışır.. Kimi evladımı en son haliyle hatırlamak istiyorum der, görmek istemez cenazesini.. Kimi de ille de göreceğim der, yakınları için çok zor telaşlı bir an.

Allah, rahmet eylesin, mekânları cennet olsun.

Edincikli Mehmet Er

Edincikli Mehmet Er’in bir top mermisinin parçaladığı konumdan kanlar içerisinde bir et parçası sarkmaktadır.

Yalvarırcasına:

Komutanım ne olur şu kolumu kes! Sağ eliyle yakaladığı ve tuttuğu sarkık kola bakan Teğmen donmuştur.Edincikli Mehmet Er tek ve emin sesi ile tekrarlar:
“Allah Aşkına, Allah Rızası için kes şu kolumu!”
Bu ilahi cümleleri emir gibi işiten Teğmen Saip, bıcağı kola kola vurur. Gık bile dememiştir, Edincikli Mehmet. Bir sağ elindeki kola, bir ileride Allah! Allah! nidaları arasında çarpışan erlere bakar ve kolu fırlatır: “Bu kol vatana feda olsun,” der. Yerdeki et parçalarından başını kaldıran Teğmen’in karşısında kimse yoktur. Çünkü, Edincikli, Hakla alış verişe başlayınca herşeyi, acıyı, özlemleri unutuyor, rahmet deryalarında, tecelli dalgalarında yıkanıp arınırken, kolunun fani bedenden ayrılma işlemini duymuyordu. O ateş, o yangın fakat getirilmez feryatlar içinde, edincikli bu cehennemi ateş altında kendinden geçti.Bir avuç istek ve özlem halinde yandı, tüttü.
Edincikli Mehmet, çoktan kolunun öcünü almak için vatan için Allah için hücum saflarına katılmıştı.Alayların içine karışır, teke tek vuruşur.Onu durdurmak mümkün değil artık, yine harikalar gösterir, bire bir dövüşür, bire on dövüşür, bire yüz dövüşür… Allah’ın yardımıyla haklamadığı kafir kalmaz.Ama kaderden kaçılmaz ki! Kolunun kopmasıyla kaybettiği kan onu halsiz düşürmeye başlamış Edincikli’ye şimdi de şehitlik mertebesi ekleniyordu. Güzel yüzü soldu, sarardı, canı teninden süzüldü… Gözü dünyaya kapandı…”

Teğmen SAİP
Çanakkale Savaşlarından
12. Alay 1. Bölük Komutanı

Bunlar Yazılmazsa Ben Anlaşılamam ki

“Coşkun ve cümbüşlü bir geceden sonra, Çankaya’daki evine gitmiştim. Kendisine dedim ki:

— Şimdiye kadar sizin için ecnebi dillerde yalnız Frenkler yazdılar. Biz yanınızdayız. Sizi onlardan daha iyi tanıyoruz. Müsaade eder misiniz, Yakup Kadri ile ben hayatınız ve eserleriniz hakkında bir kitap hazırlasak?

Bilardo istekasını bırakarak yüzüme baktı:

— Dün geceyi yazacak mısınız?

— Canım efendim, bu kadar hususiyetlere girmeye ne lüzum var?

— Ama bunlar yazılmazsa ben anlaşılamam ki…”

(Falih Rıfkı Atay’ın Atatürk ile anısı)

Bir Anzak Askerinin Mektubu

10 AĞUSTOS 1915 GELİBOLU

Sevgili ve bir zamanlar mutlu ailem!

Gelibolu cehenneminden hepinize merhaba! Bu mektubu size yazmak niyetinde değildim. Aslında ben artık kimseyle konuşmak kimsenin, kimsenin yüzünü görmek istediğimden de emin değilim. Hem siz benim buraya cehennem dediğime bakmayın burası hakikaten güzel bir yer. Üzerleri toz toprakla örtülmeden önce zeytin ağaçlarının bolluğu, savaşa aldırmadan her yanda pıtır pıtır açan kırmızı gelinciklerin neşesi, akşamları yarımadayı kızıla boyayarak batan güneşin insanın içini acıtan güzelliği ve bir de Gelibolu bülbülleri. Gelibolu’da hâlâ un ufak olmadan kalan küçük bir ruh parçam mevcutsa bunu bülbüller sağlamıştır. Eğer o sırada bir Türk öldürmüyor ya da Türkler tarafından öldürülmüyorsak, Gelibolu’nun muhteşem gurubunu seyrediyoruz. Ege Denizi’nin içine gömülen güneşin biraz önce Pasifik Okyanusu’ dan yükselerek Yeni Zelanda’ daki ertesi günü aydınlattığını bilmek insanın canını acıtıyor. Fakat bu acı hissi çok kısa sürüyor, sonra yeniden katılaşıyorum. Artık saatlerce hiçbir şey hissetmiyor ve duymuyorum. Bu arada sadece bakıyor, saklanıyor, ateş ediyor, süngü takıyor, düşman öldürüyor, bit ayıklıyor, yemek diye verdikleri kuru bisküvi, kraker, kuru et parçalarını kemiriyor, zaman olursa yatıyor, çok ender olarak da uyuyorum. Ben
artık sadece bir Anzak askeriyim. Ne sevdiğim şarkılar, yemekler, kokular ne de sevdiğim insanlar… Ben artık bir sayıyım. Yaşayan bir sayı. Ölürsem o zaman da bir sayı olacağım. “Vatan uğruna kahramanca” ölmüş bir sayı.

Kahramanca ve vatan uğruna! Kahramanlık mı? Hadi yaa. Kahramanlık zorla olmaz. Vatana gelince… Burası Türklerin vatanı ve bu savaş bizim savaşımız değil. Bizler İngilizler’in de söyledikleri gibi sadece “hevesli oğlan çocukları”yız. Asıl kahraman olan Türkler.

“Johnny Türk” dediğimiz Türkler vatanlarını savunmak için bize karşı çok ağır şartlar altında direniyorlar ve kahramanca ölen asıl onlar.

Geçen hafta ölüleri gömmek için karşılıklı ateş kes ilan edildiğinde ilk defa Türkleri yakından ve canlıyken gördük. Türkler bize anlatılan canavarlara benzemiyordu. Onlar da gözlerinde endişe ve keder olan genç insanlardı. Onlarında arkalarında bekleyen üzüntülü aileleri, yaşlı anne-babaları, karıları belki de sevgilileri vardı. Onlar da yaralanınca acı çekiyor, onlar da gencecik hayallerini bırakıp ölüyorlar. Türkler de insandı.

Bana sigara ikram eden iki Türk’e ben de konserve et verdim, ama kabul etmediler. Bu sığır etidir dediysem de inanmadılar. Aslında anlamadılar. O zaman ellerimle kafama boynuz yapıp öküz gibi böğürdüm. Güldüler. Ben de güldüm. Orada savaş meydanında etrafımız askerlerin cesetleriyle doluydu, biz düşmandık ve birbirimize gülüyorduk. Bana sigara ikram eden Türklerden biri “sen no İngiliz” diye şaşırarak sordu. “Ben İngiliz değilim” dedim. Sonra elini uzattı “ben TÜRK” dedi. Bana uzatılan eli tuttum. Orada, Gelibolu’nun en kanlı savaşlarının yapıldığı o tepede, el sıkıştık. Ben artık bu adamla nasıl düşman olabilirdim? Ben bu adamla neden düşman olmuştum ki? Düşmanım o anda artık arkadaş Türk olmuştu.

Ben bu savaşta ölmeyi reddediyorum. Bu benim savaşım değil. Fakat yaşamak için de hiç isteğim kalmadı. Tanrım günahlarımı affet. Hepinizi çok seviyorum.
Ebediyen sizin oğlunuz.

Alistair John TAYLOR

GELİBOLU 1915

(Kaynak: Serkan Esen, Vatansever, Sayfa: 146-148)

Ellerinde Kuran-ı Kerim, Cennete Girmeye hazırlanıyorlar

Hiç şüphesiz ki Çanakkale Destanı büyük bir kahramanlık hikayesidir. Metrekareye 6000 merminin düşdüğü savaşta Düşman askerine geçit verilmemiştir. Türk Askeri başlarında Mustafa Kemal ile kimsenin izah edemediği bir ruh ile düşmana karşı koymuştur.
Mustafa Kemal Paşa’nın 1917 yılında Ziya Gökalp’in girişimleri ile kurulan Yeni Mecmua dergisinin Çamnakkale özel sayısı (Çanakkale Nsüha-yı Fevkaladesi) için Ruşen Eşref’e verdiği mülakatta Türk Askerinin ruh halini aşağıdaki gibi anlatmıştır:
“Biz kişisel kahramanlık sahneleri ile ilgilenmiyoruz. Yanlız size Bombasırtı olayını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşılıklı siperler arası sekiz metre, yani ölüm muhakkak. Birinci siperdekiler, hiç biri kurtulmamacasına tamamen düşüyor. İkincidekiler onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar gıpta edilecek bir ölçü ve tevekküle biliyormusunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor. Hiç bir ufak çekingenlik bile göstermiyor. Sarsılmak yok… Okuma bilenler ellerinde Kuran-ı Kerim cennete girmeye hazırlanıyorlar, bilmeyenler Kelime-i Şehadet getirerek yürüyorlar. Bu, Türk askerinin ruh kuvvetini gösteren, şayan-ı hayret bir misaldir. Emin olmalısınız ki Çanakkle Muharebesini kazandıran bu yüksek ruhtur.

(Kaynak: Vatansever, Serkan Esen, Sayfa: 132-133)

1915’de Mezun Veremeyen Okullar

Onlar da binlercesi gibi, tarihe “meçhul çocuk askerler” olarak geçti. Çanakkale Destanı’nı yaratan küçük mehmetçiklerden söz ediyoruz. 1915 yılında, lise son sınıfta okuyan öğrenciler savaşmak için gözünü kırpmadan cepheye gitti. Ve çoğu da geri dönmedi. Savaşın yaşandığı 1915 yılında 3 Lise hiç mezun veremedi.

901 Ömer Seyfettin, 54 Agop Elmasyan. Çanakkale Savaşı’nda hayatını kaybeden yüzlerce çoçuk mehmetçikten sadece birkaçı. Onlar isimleri bilinenler.

Bir de adı bilinmeyenler var. Adı dahi bilinmeyen yüzerce çoçuk asker yatıyor Çanakkale siperlerinde. Onlar tarihe “meçhul çoçuk askerler” olarak yazıldı.

Savaşın başladığı yıl Türkiye genelindeki liselerin son sınıfında okuyan ve eli silah tutan çoçuk askerler cepheye götürülecekti. Gözlerini kırpmadan çıktıklar yola, arkalarına bakmadan da gittiler Çanakkale’ye. Ve vurulup düştüler siperlere.

1915 yılında Türkiye’de 5 Lise, bazı tarihçiler göre ise 3 lise yani Galatasaray, Konya ve İzmir Lisesi hiç mezun vermedi, daha doğrusu veremedi. Çünkü, mezun olacak öğrencileri Vatan için savaşmaya gitti ve bir daha dönmedi.

(Kaynak:https://www.ulusal.com.tr/haber/amp/53518